16 Mart 2015 Pazartesi

2 Ağustos 2014

228 gün.

Şuraya yazayım desem hatırlama imkanım 228 de 10 belki yada 20 ama tamamı yaşandı ve geçti..
Hiç mi aklıma blog gelmedi, yazacak kadar içime sığmayan şeyler yaşamadım mı? Yaşamadık mı?
Neler yaşandı hatta o yaşananların üzerine unutulsun diye bir daha yaşandı. Birbirlerini sildi kimisi geriye "bugün" kaldı. 228 günce bloguna hiç uğramayan hatta şifresini unutan kızın bloguna duyduğu özlem dolu gün...

Tam blogger oldum derken aslında kalabalığa hiç karışamadığını ne yazık ki "onlar" dan biri olamadığını fark eden kızın blogu. Blogum da çok küsmüş müdür bana?

Hala standart blogger arayüz ve anayüzlerini kullanıyorum.. Blogumu hayatımla birlikte bir moda serüvenine taşımadım. Hayatımı hayal ettiğim işi yaparak yeniden şekillendirirken bence özümü yaşatan blogumu korumak istedim. Fakat bazı şeyleri korumak ne yazık ki onu kapalı kutularda kenarına saklamak gibi.. Sonra güvende olduğunu bilip işine devam etmek gibi.

228 gün de blogumla ilgili en çok bunu düşündüm sanırım. Çünkü bu kutu içine yazmaya başladığım ilk dakikadan beri okunma, takip edilme kaygım hiç olmadı. Sanal kutulara yazı yazmak çok eski bir alşıkanlığımdı ve blog yazmadan önce bundan para kazanıyordum. Ancak yazılarım editleniyor ve tabi ki değişime uğruyordu. Şimdi bunu yazarken bazı şeylerin uzun yılların arkasında kaldığını fark ettim. Kısaca blog yazmaya başladığımda işin özü benim özümdü. Bana ait özgür, mutlu bir sayfa. O bile istem dışı sansürlendi. Üstelik bireysel değil topluca!

Neyse unuttuk bunları... Beni, geçen 228 gün düşündürüyor. Geçen gün uzun zamandır blog yazmayan bir arkadaşım, son 1 haftadır hergün blog yazıyorum, dedi. Önce çok özendim, klavye, parlak ekran, fotoğraflar... Özenirken aklıma ofis yaşamıyla geçirdiğim yıllar geldi. Ofis hayatında gün boyu klavyen, ekranın, fotoğrafların ve anlatacakların var. Oysa bizim studio hayatı başka! Kumaşlar, makinalar, askılar, yığınla kağıtlar, kalemler, ipler, kalıplar, 4 işlemler, makaslar, cetveller ve cetvelgiller, ağzına kadar dolu artık kumaş kutuları, dizi dizi elbiseler, bir sürü paket, tuhafiye malzemeleri.. Bilgisayar çok yer kapladığı için tablet! Blog bu kalabalığın uzağında kaldı istemsizce. İnstagram var, Facebook, Twitter ve Tumblr hesapları birbirine bağlı. Bu kısaca "hiç vaktim yok" demek. Birbirimiz kekliyoruz. Mesela ben bir fotoğrafı instagram da görünce beğendiysem, "aaaa facebook ta beğenmem " demiyorum. Görünce oraya  da basıyorum "like"!

Şimdi kumaş tozu bol studio hayatımla ilgili ne yazacağım blog da? "Bugün kadınar geldi, kumaşlar seçildi, prova alındı... " Yazarken fena sıkıcı o ne terzi dükkanı gibi. Telanın püf noktalarını da vereyim tam olsun. Oysa benim blogum öyle mi? Bir bakış açısı blogum, hayatıma bir göz gezdirme.

Mesela Cumartesi günleri çalışmayı asla kabul edemeyen bir insanın zaman içinde nasıl da Pazar günleri bile çalıştığını bundan şikayet etmediği gibi inanılmaz mutlu olduğunu anlatmak. Sonra fikirlerini kiminle paylaşman gerektiğini çok ama çok iyi öğrenmek. Hırsızlığın sadece maddesel değil düşünsel olduğunu da sonradan öğrenip ağzı açık baka kalmak. Şakasına bile kurduğun cümlelerin evrence nasıl anlaşılıp kabul edileceğini ve sana nasıl döneceğini asla bilemeyeceğin için her harfine çok özen göstermen gerektiğini öğrenmek. Yogayı ve NTC'yi arttırınca herşeyin daha iyi geldiğini anlamak ve yaşamak. "İç huzurun" binlerce adının  olduğunu keşfetmek ve asla ama kesinlikle kimsenin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını öğrenerek geçirilen 33 yıl artı 228 gün çok da fena değil hesap baya iyi hasılat çok kuvvetli.

Bak 228 gün içinde party, düğün, arkadaşlar, aramıza yeni eklenen bebişkolar, doğumgünleri, kız buluşmaları, bekarlığa veda, uzun uzun sofralar, tatiller, yeniyıl falan demedim. Olmadı mı? Yoooo alası oldu ama bilmediğim birşey katmadı;)

2 Ağustos 2015 olmadan yazmak ümidiyle...


Hiç yorum yok: