13 Nisan 2014 Pazar

Ekmek yedin mi?

1987 Bodrum, Torba...

1985 - 1996 ya kadar yılda 4 ay Torba'da yaşadım. İçimdeki Ege aşkı çocuklukta aşılanmış olsa gerek, Edremit'ten Marmaris'e bence ben Egeliyim. Saçlarım sararırdı, yüzüm hep gülerdi, bisiklet tepesinde ve masmavi Ege denizinde, balık ve zeytinyağı bir de Hatice Teyze'nin inek sütüyle, çamaşır makinasında çırptığı ayranla beslenirdim.
Sabahları balkon kahvaltısı zorunluydu. Annem sabah 5'te kalkar bisikletle Torba Koyu'nun ucuna ta burna gider, dönüşte balıkçılara uğrar birlikte ağlarından balıkları toplar akşama da bir poşet birşeyler alıp şafak vakti bizi kahvaltıya dikerdi.
Babam uyandığında Hatice Teyze, o kendine "Hatçe" derdi,kendi kapısından "Karaoğlan hele bi gel bakem" diye seslenirdi. Bu sesleniş inekleri, öküzleri çektirecek kimseyi bulamadım, gel sen çek, demekti. Şehrin bağrından kopmuş babam gözünü açar, adını "Muhammed donu" taktığı rengi solmuş ama hergün bıkmaksızın giydiği şortunu giyer, sanki Hatice Teyze'nin inekleri öküzleri onunmuş gibi çekmeye giderdi.
Bizim kahvaltılar diğer bütün öğünler gibi annemin dünya görüşünden yaratılmış farklı tarfilerden oluşan sofralardı. Ballı ve taze meyveli yoğurt; evin yanında biten dev ve dikenli yaprakları ve muhteşem renki Hint İnciri ve tabi ki hektaaaaar hektar incir bahçelerinden toplanan diğer incirlerle yapılırdı.
Sofraya oturulunca baya oturulurdu işte, uzun uzun oturulurdu. Sonra her sabah Şirin Amca gelirdi. Çok ama çok uzun yıllar o kocaman, kıllı, kara adamın adı neden "Şirin" hiç anlayamadım ta ki bir arkadaşım farklı dillerde ki kelimelerin diğer farklı dillerde insanlara isim olarak verildiğini söyleyene kadar. Bence Şirin Amca farklı bir dil konuşmuyordu sadece aksanaı farklıydı.
Şirin Amca bizim yazlıkta bekçilik yapardı. Her sene Torba'ya gitme vakti gelince hepimiz "Acaba Şirin Amca orada mı? Acaba Şirin Amca yaşlandı mı?" merak ederdik. Şirin Amca bahçeleri sulardı, başı sonu bilinmeyen uzun bir hortum hep sokakların arasından geçer, bisikltle üzerinden geçerken sürekli bir düşme riskiyle öyle dururdu. Hatta bir keresinde kırmızı pinokyo bisikletimle üzerinden geçerken çok çok uzaklardan biri hortumu çkmiş bende düşüp dizimi yaralamıştım, izi hala durur..
Şirin Amca bizimkilerden farklı bir evde otururdu. 2 katlı, camı ve pencereleri çok sevimsiz, boyası beyaz ama sanki üzeirne kömür çalınmış gibi pis, kapısı gıcırdayan, yanında çirkin kocaman bir su deposu bulunan, elektrik direğinin hemen altında, balkonu tamamlanmamış ve tamamlanmayan balkonuna ahşap, bazı basamakları eksik bir merdiven dayala, kapısının duvarında çeşitli el aletleri çivilere asılı, yan tarafında yamru yumru bir ipte çamaşırları asılı bir ev. Akşam olunca cesaretini kanıtlayabilmek için o evin ordan geçmek tam isabet bir haraketti. Çünkü içinde birileri yaşıyormuş gibi değil de az evvel orada cinayet işlenmiş gibi bir havaya bürünürdü ev.
O eve her yaz başka erkek çocuklar ve başka gençler gelirdi. Evin yakınında kıaymet çanı gibi çalan, çevirmeli bir telefon vardı. Neden ortadaydı bilinmez Şirin Amca o telefonla hep uzak bir yerlerle konuşurdu. Yazın eve doluşan boy boy çocukların üstüne kıyafet verirlerdi. Adlarını söyleyebilenler her yemek pişirdiklerinde birini çağırıp bir tabak da onlara verirdi. Bazısı o kadar küçük olurdu ki henüz yürümeyi öğrenmiş ve konuşamıyor. Denize giderken hep Şirin Amca'nın evinin önünden geçerdik, annem babam seslenirdi denize gelecek olan var mı diye. Denize gitmek için patikalı tarlalar arasında yürürdük, denize giden yol yoktu. Tıpkı bir sürü evin arasında tek bir elektrik direği, ana yolda yol lambası, yolda asfalt, kenarda kaldırım, girişte kapı olamması gibi. Dikenlerden bacaklarımız çizilirdi ama çok sevinirdik. Şirin Amca'nın o gün denize gitmesine izin veridği bilmem kaç tane oğlundan biri de peşimize takılırdı. Ne ağlarlardı, ne konuşur ne de birşey isterlerdi öylece yüzüne bakıp sadece gülerlerdi. Birde en çok diğer çocukların yüzmelerine heves ederlerdi. Maho'ya yüzmeyi biz öğretmiştik. Maho hiç konuşmazdı. Suya girince diz boyu yerde çırpınırdı. Onun bir yaş büyüğü vardı o bir cesaret suya atlamış yüzmeyi öğrenişti. Sonra konuşmayı. O konuşmayı öğrendiğinde Maho'da anlamayı öğrenmişti. "Mahoooo uzaga gitme bogulursun" hepimizin öğrendiği ve hep söyleyip güldüğümüz bir cümleydi.
Kahvaltı sofrasında uzun uzun oturmamızın sebebi sabah sohbetleriydi. Şirin Amca evler arasında dolaşırdı, herkesle günaydınlaşırdı. Bize gelince kapıda durup "Günaydın Seden Hanım, şu tavşanın adını ne zaman değiştiracağsın" derdi. "Tonton" siyah ve beyaz renkli yabani bir tavşandı bahçede ki şöminenin yanında yuva yapmıştık ona. Kucağıma alamıyordum, mama veriyordum bir de sorunca Şirin Amca'ya "Tonton'u değiştiremem" diye cevap veriyordum. Şirin Amca ,Turgut Özal'ı çok severdi lakabı da Tonton diye tavşanın adını değiştirmek isterdi. Sonra annemle günaydınlaşırdı sabah yine kendinden erken kalktığı için tebrik ederdi. Babama "Günaydın Serdar Bey bu sabah nasılsan?" derid, babam her sabah aynı cevabı verirdi, "İyiyam Şirin Usta ekmeyi yedin mi gel buyur otur".
Şirin Amca'nın önüne yese de yemese de bir servis konurdu. O bir bardak çay içer, annemin tabağına koyduklarından bir tadımlık alırdı. "Ekmeyi yedin mi" ne demekti hiç anlamazdım, çocuk aklımda nasıl olur da böye kocaman adam bir ekmek yesin onunla da doysun der babam ne diyor diye düşünürdüm. Aynı masada kavaltı ederken ekmekleri yiyip yemediğine uzun bakardım bir de Tonton'u düşünürdüm. Denize gitme saati gelince Şirin Amca'nın hangi oğlu bugün denize gelecek, acaba onlar da sadece ekmek mi yiyor diye takılıp kalırdım.
Aynı masada oturup aynı denize girer, annemin yaptığı yemeklerden hepimiz yerdik. İsimleri başka, dilleri başka, evleri başkaydı ama hem çok yabancı hem de çok tanıdıktık. Uzun yıllar boyu böyleydi hiç değilse...

Hiç yorum yok: