14 Ağustos 2013 Çarşamba

gökyüzü seninle konuşuyorum

sanırım bu blog da yazdığım hatta dilediğim herşey oldu...
hatta başkaları için bile dileklerim gerçek oldu. sanal alemin olumlu ve olumsuz birçok cilvesiyle yüz yüze geldim. dileklerim gerçek olurken kara bulutlarım da eksik olmadı. mesela tüm içtenliğimle hatta tüm gerçek ayrıntılarıyla yazdığım, başıma gelen beni de bildiğin bozan olayların da "seni mahkemeye vereceğim" sözlerinden tut, benimle aynı dili konuşan yüzünü hiç görmediğim yüreği yüreğim beni merak edenlerim de oldu.
gökyüzü sana konuşuyorum, havaya havaya yazıyor gibi geliyor insan böyle yazarken. kim okur nereden ne düşünür aklına sorgusuz gelmiyor. hatta benim aklıma bunları biri de okur diye hiç gelmediğine yemin edebilirim. kalem kadar seviyorum sanırım klavyenin tuşlarını. burası herkese ne kadar açıksa sanki o kadar da kapalı aslında..
fakat tuhaf da birşey var işte ne yazdıysam denize bırakılmış bir dilek, yardım yada bilgi mektubu gibi hep bir karşılığı oldu. tek çocuk olmanın verdiği bir hal benim ki sürekli içinde sesli düşünme. kafanda sürekli konuşma hali. hiç de sevmem ya konuşmayı:P hele ki aynı dili konuşuyorsak!
bir süredir aslında uzun bir süredir geçmiş geliyor aklıma uzun uzun takılıp kalıyor zihnimde mesela çocukken hiç çocuğum olmaması için bahaneler bulurdum, evlenmemek, zaten çocukları hiç sevmemek, zaten dünya çok kalabalık, zaten ben o kadar yaşamam ki... ve niceleri.. buradan sonrasını kendim bile düşünmek istemiyorum.
eskiden yaz tatillerinden nefret ederdim. annem beni zorla 3 ay yazlığa kapatıyor gibi gelirdi. yazın sıcağında saçlarım sararıp (kestane rengi saçlarım var ve sararıyordum!) on bin kere soyulup bütün bir kış bikini izi taşıyacak kadar yanıp, binlerce bisiklet yarası, yazlık grubu kavgası, aptal yaz aşkları, yazlık yolu, gir gir aynı deniz... yaz tatili neden bu kadar uzun ve sıkıcı diye düşünüp dururdum ve yazın hep çalışacağım bir işim olsun diye hayal kurardım. gökyüzü de en az sanal alem kadar bana elinden geldiğince cevaplarını verdi. hemen yapmadı yıllara böldü ama sesimi hep duydu.
çok büyük hayalleirm yoktur benim, sıkılırım zaten hayali kurunca gerçek olmuş gibi gelir, büyük beklentilerim de yoktur, hatta durup bakıyorum kendime yalınlığımdan tükeniyorum. çocukken ne olacaksın derlerdi yemin ederim cevabım yoktu beklerdim etrafımda ki diğer çocuklar ne diyecek. ne doktor, ne polis, ne avukat, ne "anne", ne şarkıcı yoktu işte içimde.. okula başladığım zaman biraz içim burkulmuştu anaokulu ve apartman arkadaşlarımdan ayrılışıma anlam verememiştim. aslında düşünüyorum da kuzenimden ilk kazığı da o zaman yemiştim. ben okul da herkesten nefret ettikçe o da ben yokmuşum gibi herkesle arkadaş olup düdük öttürüyordu. ilkokul 3. sınıfta annem çözdü beni bırakırsa öyle minder gibi duracağımı tuttuğu gibi kolumdan değişti okul. o kapıdan girişimi asla unutmaycağım bugün hala acıbadem den geçerken kapısını görmeye çalışırım özenle ve sevinerek övünerek gösteririm "işte" diye. fakat o gün başka bir milat benim için hiç bitmeyecek sandığım okul hayatımın.
birgün bile içimde şu kadarcık bir kaygı ile ders çalışmadan geçirdiğim tabi bütünlemeler sınıfta kalmalar disiplinler okul da olaylı bir tip oluşumun ve hala bir tek gün bile "ben ne olmak istiyorum" diye düşünmeden geçen yıllar. oysa herşey ne kadar basitti, gökyüzü açıktı ve ben isteyecketim hepsi bu. çünkü bir yıldız çıkacaktı ve bana ışığı gösterecekti.
oysa ben sadece resim derslerini severdim, renk renk boyalara ve kocaman resim defterlerine bütün harçlığımı verip cumartesi geceleri evde resim yapardım. okul formamı 10 kere falan başka renge boyadım. nobel'den 1 kutusuna tüm harçlığımı veridğim çingene pembesi boya ile gri okul eteğim beyaz gömleğim ve tabi ki ellerim, öylece uyuduğumu hatırlıyorum barbie bebeğimle. barbie yaşım geçtiğinde günlükleirm ve şiirlerimle... o zaman benim için en büyük kaygı lisedn mezun olmaktı. kimse bana hayatımın en önemli kararının üniversite olması gerektiğin söylememişti. liseyi bitirmem yeterliydi o kadar tembel ve sorumsuz görünmüşüm onlara:) oysa farkedilmek yeterdi. çok geç olmuştu İ.Ü'ye girdiğim zaman. beni fark eden sadece sınıf arkadaşlarımdı. bana bakıp "neden burdasın" diye soran bir avuç insan... buradan sonrası için yine ne yazık ki çok geçti. oturup bunları düşünecek halim yoktu hayat boktan bir çkurdu tek derdim biraz huzur biraz sessizlik arkadaşlarımdı. evde büyük kıyametler kopardı çünkü benim arkadaşlarım vardı başka da birşey umrumda değildi. "ölüyorum desem su vermezsin arkadaşın araa kapıda bitersin" biterdim doğru.
edebiyat kitaplarında adını okuduğum yazarları hayal ederdim. tarihi kimlikler değil ama edebiyat içinde herkes benim için "ölse bile adı anılan çok değerli insanlar". ölünce arkadan ne dedikleri umrun da olur mu bilmiyorum ama ben onların hepsini seviyorum. ne şanslılar dünya onları "yetenekleriyle" tanıyor ve çaresiz okuyup da öğrenmek zorunda herkes. "yetenek" asla ben de olmayan şey.
annemin yakın bir arkadaşı şöyle derdi "birşeyi çok iyi yapıyorsan seni zaten bulurlar". boğa burcuydu tembelliğinden mi böyle söylerdi, özgüvenden mi, yalnız bir anne olarak evladını tek başına büyütmek zorunda olan bir kadının yüreğinden mi, tek çocuk olmaktan mı bilmiyorum ama sanki öyle ya. sanki birşeyi çok iyi yaparsan seni buluyorlar. mesela çok "iyi" kavga ediyorsan bütün kavgalar seni bulabilir,  bu da gökyüzünün bir cilvesi.
garip bir ışık var bence birşeyi "iyi" yapanlarda, kalabalıkta, karanlıkta, adınlıkta, sonsuzlukta birileri peşlerine takılıp gidebiliyor. birileri, ya n.ılıcak'ın dediği gibi "kendine benzeyeni kayırıp yanında duruyor" yada kendinde olmayanı onda görüp hayran oluyor; burada s.sayan örneğim var bir de a.pekkan kadınların peşlerinden sürüklendiği, saçını, ojesini, giyimini, miniklerini bile kopyaladıkları.
herkeste olmayan birşey o "şans", "bereket".
demin burcumun bu yıl ki yorumunu okuyordum yılın 8. ayındayız ama olsun zararın dönülecek bir yeri vardır belki. yokmuş :) herkesin hayatında Merkür benimkinde Satürn 2008'den beri hayatımı p.ç etmekle meşgulmüş. üstelik doymamış daha da devam edecekmiş eylemlerine. 80 jenerasyonu adına "lan bi güzel gün görmedik zaten" le başlayan cümlelerimi itaf ediyorum kendisine. gökyüzüyle konuşurken peşime merkür'ü takaydı daha iyiydi en azından o geri giderken bir durup nefes alıyor soluksuz sapık gibi sürekli peşinde değil...
buradan sonrasını gökyüzüne itaf ediyorum; bundan sonra dilek tut dediklerinde "hayırlısı neyse o olsun" demeyeceğim:) sanırım ben "hayırlısı" diyerek hakkıma düşenleri hep başkalarına devrettim hep.. ve sen beni zorladın son yıllarda çok zorladın hem de ve ben gerçekten sıkıldım. içimde tutacak birşey de bırakmadın bana kimseye melek olmak istemedim sadece vicdanımı dinliyordum ya sen ya ben ileri gittik. hayat ve vicdan arası denge kurayım derken servant olmak bana göre değil bunu sen de biliyorsun. gökyüzü seninle konuşuyorum basit dilekler kurmak istiyorum "yarın hala sağlıklı uyanmak" gibi, "huzurla uyumak gibi", "neşeyle ve mutlulukla yaşamak" gibi, " huzurla ölmek" gibi. beni acele ettirme ve kararsızlaştırmak için satrançlaştırma. oluruna bırak tıpkı bir zaman benim doğru yolda olurunda devam ettiğimi ve devam ettiğini düşündüğüm gibi...
unutmayacağım yaz akşamları derken yanlış anlaşılmışım...


Hiç yorum yok: